ORMAN MÜHENDİSLİĞİ ÖĞRENCİLERİ KÜRSÜ


 
AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Kendi Vatanında İşgalci Olmak

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
axos

avatar

Mesaj Sayısı : 57
Yaş : 30
Nerden : Nereye
<fieldset><legend>Dikkat!</legend&g : <b><marquee>*_* everything means nothing if ain't got you
</marquee></b>
Madalyalar :
Points : 73
Kayıt tarihi : 06/10/08

MesajKonu: Kendi Vatanında İşgalci Olmak   Perş. Ekim 16, 2008 11:31 pm

İnsan kendi toprağında, kendi vatanında işgalci durumunda olabilir mi? Evet olur. Başta devlet ve siyasi iktidarlar olmak üzere, hepimiz bu ülkenin elbirliğiyle canına okumaktayız.
İyi kötü bin yıldır bu coğrafyada bulunuyoruz ama, cumhuriyetin son 50 senesinde ve neredeyse hayatın her alanında yaşanan istila, yıkım ve kıyım başka hiçbir dönemle karşılaştırılamaz. Tarihteki en azgın, en acımasız işgal orduları bile, biz Türklerle kıyaslandığında bando takımı gibi kalır.
Doğal, tarihi ve kültürel mirasyediler olarak büyük bir zenginliği ve çeşitliliği heba etmiş ve hâlâ yiye yiye bitirememişizdir. Eskiden `devletin malı deniz' denirdi, şimdi denizlerimiz bile kalmadı.
Türkiye'nin Türkler tarafından, kendi idarecileri ve vatandaşlarınca talan edilmesi, iki büyük alanda gerçekleşmekte. Birincisi tarih ve kültür, ikincisi coğrafya ve doğa. Birincisi soykırımdır; ikincisi ise toprak bütünlüğünün ortadan kalkmasıdır.
İlkinden başlayalım. Geçmişe, hatta kendi geçmişimize bile saygımız olmadığı herhalde herkesin malumu. Göstermelik işler, nutuklar, anma günleri ve kahve muhabbetleriyle sınırlı; çirkin heykel, abide ve tabelaya endeksli bir yakın tarih anlayışımız var. Daha eskisi için bunlar bile yok. Tarihi eserler ve kültür varlıkları bizim için anlamsızdır; onları yıkarız, yakarız. Hiçbir şey yapamazsak üstlerine sıva atarız. Bazı önemli antik yerleşimlerin korunmuş olması, buralara turist geldiği ve bundan sebeplendiğimiz içindir. Turist gelmeyen yerler ya mezbeleliktir ya da yok edilmiştir.
Bizim için otel, lokanta, fabrika, kafe, karayolu, tramvay yolu önemlidir. Tarihi doku işimize yaramaz. En iyi ihtimalle plastik bir nostalji, turistik bir arka plandır. Tarihe efsane, kültüre kestane olarak baktığımız için, bunlarla ilişkimizi `işim olmaz abi' diyerek kesmişizdir.
Şehitliklerinde zengin aile kabristanları, milli saraylarında oteller, milli parklarında kaçak evler bulunan; eski mezarlıkları yok edilmiş; müzeleri, kütüphaneleri, hatta camileri bile her gün soyulan; tarihi binaları kokteyl malzemesi yapılan bir ülkede yaşıyoruz. Zaten Avrupa'nın gerçek korkusu da, günün birinde AB'ye girmiş Türklerin Paris'te Tuileries Bahçeleri'nde veya Londra'da Hyde Park'ta bir otel dikip, her gece havai fişek patlatacak olması değil mi?

Bize kıyısı bile olmayan bir okyanusun uzaklarından gelen Anzak askerleri, bu toprakları koruyan Mehmetçik'in anıtı karşısında saygıyla eğiliyorlar. Aynı topraklara aynı saygıyı duymayanlar ise bu coğrafyanın öz çocukları.
HAKAN ÖGE


Geçmişin somut tanıklığını yapan eserler, tarihin yaşayan kanıtı mekânlar ortadan kaldırılıyorsa, iğreti bir modernizme, turistik stilizasyonlara kurban ediliyorsa, biz de soysuzlaşıyoruz demektir. Hafızasızlık, devamsızlık, geleneksizlik ve bunlarla doğru orantılı artan görgüsüzlükler, kepazelikler paçamızdan akıyorsa; etrafımızda sadece birkaç cami, çeşme ve otantik yapı kaldığı içindir. Bozulma ve yozlaşmayı gelişme sandığımız içindir.
Kimileri bütün bunlara rağmen `bize bir şey olmaz, öyle ya da böyle bu millet yaşar, berhayat kalır' diyebilir. Şunu hatırlatayım: Dönmek üzere olduğumuz dönemeçten sonra artık `biz' diyebileceğimiz bir durumumuz kalmayacak. `Ulus devlet artık bitiyor, globalizm hâkim oluyor, dertler bitiyor' havası içerisinde, AB'nin dış kapısına mandallanmış bir muz cumhuriyeti ihtimali hiç de az değil.
Coğrafi ve doğal mirasın paraya tahvil edilmesi de, tarih yağması kadar yıkıcı bir etki yaratıyor. En büyük şehirden en küçük köye kadar `memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş' vaziyette. Bu alanda devlet, siyasi iktidar ve vatandaş üçlüsünün belli bir rant kavgası içinde olduğunu düşünmek yanlıştır. Tersine, bir suçortaklığı söz konusudur ve ne yazık ki bugün ülkemizde birbirinden farklı kesimlerin, partilerin, güç odaklarının, iktidar sahiplerinin ve vatandaşların ortak tutum alabildiği, bir uyum içine girebildiği tek durum budur. Tabii `tamamen duygusal' nedenlerle.
Özellikle büyükşehirlerdeki değişim, bilimkurgu yazarlarının bile tahayyül sınırlarını zorlar. Örneğin sürekli İstanbul'da yaşayan bir insan bile, her gün geçtiği caddede her seferinde yeni bir sürprizle, yeni bir binayla, yeni bir inşaatla, yeni bir şantiyeyle karşılaşabilir. O yüzden bir müddet şehirdışında, özellikle yurtdışında bulunmuş insanların yalnız başına sokağa çıkmaları sakıncalıdır; bazı şeyler alıştıra alıştıra gösterilmelidir.
Yeni yapılan binalar o denli çirkindir ki, 20-30 sene önceki çirkinliklere sarılmak gelir. Kasaba tipi pahalı apartmanları görünce, bir zamanların Fikirtepe'sinin, Zeytinburnu'nun gecekondularına laf ettiğinize pişman olursunuz. on sene önce arazi gasp ederek kaçak ev yaptırtmış vatandaşımız, dörtçekerli arabasının arka koltuğundan inerek gece kulübüne girmekte; şişkin cüzdanını ve matrix telefonunu, arkadan koşuşturan koruması taşımaktadır. Arazi yağması ve suni değerlemeler zaten dengesiz olan sosyal yapıyı çökertmiş ve tahmin edilenin çok ötesinde geniş ve kalıcı yaralara yol açmıştır. Tabii ki bahçesini yola doğru 50 santim genişletenle, devletten ucuza 50 bin dönüm kapatan bir tutulamaz. Ama bu konuda ucundan da olsa yasaları delmemiş kimse bulunmamaktadır.
Konuyla ilgili yasal düzenlemeler hiçe sayılmış, belediyelerin ve mafyanın da içinde bulunduğu büyük bir yolsuzluk mekanizması bu süreci şekillendirmiştir, şekillendimektedir.
Diğer tarafta ise başka bir katliam yaşanmaktadır. Ormansızlaştırma, çölleştirme, yanlış ağaçlandırma, yaban hayatını hiçe sayma, endemik bitki türlerinin kökünü kurutma en sevdiğimiz kolektif aktivitelerin başında gelir. Bu alanlarda da yasalar giderek işgalcilerin facto ihtiyaçlarına göre yeniden ele alınmakta, insanımızın tutum ve davranışlarına uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bundan 20-25 sene önce kıyı yağması ve site rezaletiyle başlayan istila, artık yavaş yavaş meşruiyet kazanmakta ve sıra bu işgalin hukuken de onaylanmasına gelmektedir. Olup bitenleri anlamak için, is fecit cui prodest (bir şeyden kim çıkar sağlıyorsa, suçlu odur) diye düşünmek yeterlidir. O zaman da en sorumlu makamdan en sade vatandaşa kadar hepimizin, değişen dozlarda suçlu olduğu görülecektir.
Bu konuda var olan bazı kısıtlayıcı ve koruyucu yasaları da artık günümüze ve kendimize uydurmaya karar veren şimdiki hükümet, hem sit alanlarında hem yerel yönetim yasalarında bir dizi değişikliğe gidiyor. Zira yasalar şu anki haliyle uygulansa bile, ülkede hapse girmeyecek kimse kalmayacağından, bazı acil düzenlemeler yapmak icap ediyor. Ayrıca yeni imara açılacak bölgelerden gelecek parayla da, yolsuzluk sektörünün şu sıralar ihtiyaç duyduğu dinamizm sağlanmış olacak.
Türkiye kendisine muhafazakâr diyenlerin muhafaza etmeyi, ilerici diyenlerin ise ileriye yönelik plan-program yapmayı sevmediği bir ülke. Birinciler kahramanlık nutuklarıyla geçmişi, ikinciler `güzel günler göreceğiz' edebiyatıyla geleceği pazarlar. Ve tabii asıl mesele şimdiki zamanın rant kavgasıdır. Bu itiş kakışta ne geçmiş vizyonu ne de gelecek projeksiyonu vardır. Siyaset de tamamen bu sahnede icra edilmiş ve giderek en kârlı işlerden biri haline gelmiştir.
Her şeye siyasi ve ideolojik açıdan bakmaya şartlandığımız için, Türkiye için yapılan tehdit sıralamasında pek oynama olmaz. O yüzden doğuda toprak bütünlüğüne göz diken teroristi cezalandırırız, ama batıda işgal ettiği toprağa otel konduran `girişimci'ye kredi veririz. Ülkemizin doğusundan batısına doğru yaşanan göç hareketlerinde, bu temel gerçeğin nihayet anlaşılmasının da payı vardır.
`Doğu'yla Batı arasında bir köprüyüz' gibi benzetmeler, `kültürlerin kavşak noktası' gibi tabirler, aslında bu köprü ve kavşaktan geçenlerden geçiş parası ve avanta almak üzerine kuruludur. Biraz ondan, biraz bundan koyarak yapılan sentez çorbaları da bu mönünün vazgeçilmez kalemlerindendir.
Bu coğrafyanın bir köprü veya geçiş noktası olmadığını, bir merkez olduğunu çoktan unutmuşuzdur. Hem Batı'ya hem Doğu'ya sahip çıkabilen bir vaziyet artık bize uzaktır. Yüzümüzü Batı'ya veya Doğu'ya dönmemize gerek olmayan, bu yönlerde bulunanların bize dönebilecekleri bir durumu düşleyemeyiz. Kendimize güven sandığımız şeyin, aslında ucuz bir böbürlenme olduğunun da farkındayızdır. Kendi kimliğimize, kendi geçmişimize ve dolayısıyla kendi geleceğimize dair hiçbir samimi ve orijinal tutum alamadığımız için, varlığımızı başka projelere emanet ederek sürdürebileceğimizi sanmaktayız. Avrupa Birliği gibi her an bozulması muhtemel bir oluşumu (tarih Avrupalıların birlik olup dağılmalarıyla doludur) siyaseten ve konjonktür gereği desteklemek yerine, ülkenin geleceği için hedef göstermek ancak umutsuzlukla açıklanabilir. Aydınlarımızın `başka türlü düzelmez bu memleket, yoksa Suriye, Irak gibi oluruz' demeleri de bundandır.
Yaşadığı coğrafyayı yurt, oturduğu ülkeyi memleket saymayan bir millet, zaten millet olma özelliğini yitirmiş, bir güruh olmuştur. Sit alanları bu anlamda belki de son mevzilerden biri bizim için. Onları kendimize karşı koruyalım. Belki böylelikle kendi kafamızda, kendi ruhumuzda yeni bir alan açılır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kendi Vatanında İşgalci Olmak
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Cevaplarlı olmak, Kuran kurslu olmak

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ORMAN MÜHENDİSLİĞİ ÖĞRENCİLERİ KÜRSÜ :: GENEL :: Köşe yazıları ve makaleler-
Buraya geçin:  
forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Yetkinblog.com